İsrail tehdidi ‘iç cepheyi tahkim’e zorluyor ANALİZ

Paylaş:
RIHA - Ebu Zühur saldırısı sonrası İsrail tehdidine karşı üslerini geri çekerek "gizli varlık" stratejisine çekilen Türkiye'nin devam ettirdiği "iç cepheyi tahkim etme" programı, bir taktik hamle olmanın ötesinde bölgesel kuşatılmışlığın dayattığı yapısal bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.
 
Ortadoğu genelinde güç dengelerinin radikal bir kırılma yaşadığı bir evrede Suriye sahası bölgesel ve uluslararası güçlerin doğrudan ve dolaylı hesaplaşma alanına dönüştü. Şam yönetiminin askeri ve idari kurumlarını restore etme çabaları, Kuzey ve Doğu Suriye’de Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) entegrasyonuyla şekillenen yeni kurumsal yapı ve Türkiye’nin sınır boyunca kurduğu askeri tahkimat, İsrail’in derinleşen müdahaleleriyle yeni bir çatışma dinamiğine evriliyor.
 
EBU ZÜHUR SALDIRISI
 
İdlib’in doğu kırsalında yer alan stratejik Ebu Zühur Askeri Havaalanı’na 18 Ağustos'ta düzenlenen İsrail hava saldırısı, sahadaki örtülü gerilimi açık bir jeopolitik kriz düzeyine sıçrattı. Saldırının hemen ardından Türkiye’nin üslerini boşaltma, zırhlı birlikleri ve ağır silahları sınır hattına doğru çekme ve sahada "gizli varlık" stratejisine yönelme hamleleri, Ankara’nın artık doğrudan İsrail hava gücünün hedef menzilinde olduğunu idrak ettiğini gösteriyor. Sahada yaşanan bu askeri tıkanmışlık ve bölgesel kuşatılmışlık, Türkiye içinde bir süredir gündemde tutulan "iç cepheyi güçlendirme" arayışlarının basit bir siyasal taktik manevra olmadığını, derinleşen jeopolitik kriz karşısında ortaya çıkan yapısal bir zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor.
 
ŞAM İLE ANKARA’YA MESAJ
 
Ebu Zühur Askeri Havaalanı’nın hedef alınması, bir askeri tesise yönelik lokal bir operasyonun çok ötesinde stratejik sonuçlar barındırıyor. Tarihsel ve coğrafi konumu itibarıyla Suriye’nin kuzeybatısındaki en kritik hava üslerinden biri olan tesis, Türkiye ile Şam arasındaki askeri ve teknik iş birliği çerçevesinde yeniden yapılandırılmaya çalışılıyordu. Ankara heyetlerinin üsse intikali ve ileri düzey teknik altyapının kurulması sürecinin hemen ardından gelen İsrail saldırısı, Tel Aviv’in sahadaki yeni güç inşasını proaktif bir şekilde baltalama stratejisini yansıtıyor.
 
İsrail yönetimi bu saldırıyla üç ana eksende bölgesel sınırları yeniden çizmeye çalışıyor.
 
* Şam’ın Yeni Askeri İnşasını Felç Etme: İsrail, Suriye ordusunun radar, hava savunma, İHA ve pilot eğitimi alanlarında bağımsız bir askeri kapasite kazanmasını kendi güvenliği açısından tehdit görüp, aşılmasını kırmızı çizgi sayıyor. Şam’ın merkezi savunma mekanizmasını toparlamasına izin vermeyerek, Suriye devletini dış güvenlik dinamiklerine bağımlı, zayıf ve parçalı bir yapıda tutmayı hedefliyor.
 
* Türkiye’nin Askeri Yayılmasına Sınır Çekme: Havaalanı üzerinden kurulacak hava trafiği ve askeri kontrolün doğrudan Türkiye’nin denetimine geçme ihtimali, Tel Aviv tarafından doğrudan tehdit olarak algılandı. Bu saldırı, Türkiye’nin Suriye derinliklerine doğru askeri üs ağı kurmasına izin verilmeyeceğini ve Ankara’nın bölgedeki etki sınırlarının zorla geriye itileceğini gösteren açık bir uyarı niteliğinde.
 
* Bölgesel Fragmantasyonun Sürekliliği: Tel Aviv, Suriye’de istikrarın ve merkezi/demokratik bir uzlaşmanın sağlanmasını değil; çatışmalı, parçalı ve kırılgan bir yapının sürmesini kendi operasyonel manevra alanı açısından elzem görüyor.
 
'GİZLİ VARLIK' STRATEJİSİ
 
Ebu Zühur saldırısı sonrasında Türkiye’nin sahadaki askeri konuşlanmasında köklü bir kırılma yaşandı. Kuzey Suriye hattında uzun süredir tahkim edilen Serêkaniyê, Zirgan ve İdlib-Efrîn hattındaki üslerde savunma refleksleri en üst seviyeye çıkarılırken, açık askeri varlığın sürdürülemez olduğu görüldü.
 
Menax, Said, Til Mihemed, Kenhir, Dawdiyê, Gelîa ve Bab El Feraj üslerinde konuşlu ağır silahlar, Grad mühimmatları, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcılar, taşıyıcılarla Türkiye sınırına çekilmeye başlandı. Bazı üslerin kademeli olarak boşaltılması ve ağır jeneratörler ile altyapı malzemelerinin geri taşınması, Ankara’nın sahadaki açık hedeflerini dağıtarak "gizli/görünmez varlık" stratejisine geçiş yaptığını somutlaştırıyor. TSK, açık askeri üs hedefi vermekten kaçınarak daha küçük gizli ve hareketli birliklere, teknik danışmanlığa ve istihbari koordinasyona dayalı bir operasyonel düzene geçişi zorluyor.
 
Öte yandan, doğrudan askeri yayılmanın kısıtlandığı alanlarda vekalet yapıları üzerinden sahadaki kontrol korunmaya çalışılıyor. Ancak Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile paramiliter gruplar arasındaki iç iktidar mücadeleleri, komutan tasfiyeleri ve aşiret yapılarını kışkırtma girişimlerinin yerel dinamiklerce reddedilmesi, Ankara’nın vekalet mekanizmasını da işlevsizleştiriyor.
 
KESİŞEN FAY HATLARI
 
İsrail ve Türkiye arasındaki gerilim, ordular arası konvansiyonel bir çatışmadan ziyade, kontrol alanlarının sınırlandırılması, vekil yapıların bastırılması ve istihbarat savaşları üzerinden derinleşen bir yıpratma savaşı formunda ilerliyor.
 
* Hava Sahası ve Üs Güvenliğinde Kırılma: İsrail savaş uçaklarının Türkiye’nin askeri angajman kurduğu merkezleri doğrudan vurabilir hale gelmesi, hava sahası hakimiyetini iki ülke arasında açık bir kriz başlığına dönüştürüyor.
 
* Paramiliter ve Radikal Grupların Hedef Alınması: Sahada Türkiye ile bağlantılı hareket eden milis yapılarının varlığı, İsrail’in saldırı gerekçelerini derinleştirirken; olası yeni hava operasyonlarının doğrudan bu grupları ve lojistik merkezlerini hedef alması bekleniyor.
 
* Bölgesel Güç Dengesinde Tıkanma: Şam’ın askeri bağımsızlığının zayıflatılması ve Türkiye’nin sahada geri çekilmeye zorlanması, Suriye’nin toparlanma ve siyasal çözüm süreçlerini baltalayarak ülkeyi yeniden bölgesel bir hesaplaşma sahasına çeviriyor.
 
ENTEGRASYON SÜRECİ VE BOZUCU GİRİŞİMLER
 
Sahadaki bölgesel hesaplaşmalar sürerken, Kuzey ve Doğu Suriye’de yürütülen siyasal ve askeri entegrasyon süreci yeni bir aşamaya girdi. QSD ve İç Güvenlik Güçleri’nin kurumsal entegrasyon adımları ve Şam ile yürütülen diplomatik temaslar, sahadaki istikrarsızlık projelerine karşı önemli bir denge oluşturuyor.
 
* Aşiretler Üzerinden Kışkırtma Planları: Cizîr ve Kobanê hattında aşiretleri kışkırtarak çatışma çıkarma girişimleri, bölgenin önde gelen aşiret dinamiklerinin ve kanaat önderlerinin entegrasyonu ve iç barışı savunmasıyla boşa çıktı.
 
* Hücre Yapılanmaları ve Sızmalar: Dêra Zor hattında örgütlenen silahlı hücrelerin ve yerel kılıklara bürünen unsurların sivil yerleşimlere yönelik sızma planları, halk savunması ve güvenlik mekanizmaları tarafından etkisizleştiriliyor.
 
* Özel Savaş ve Siyasi Yıpratma: ENKS ve KDP-Parastin çizgisi üzerinden yürütülen propaganda faaliyetleri ile Kuzey ve Doğu Suriye yönetimin meşruiyetini hedef alan söylemler, sahadaki toplumsal mutabakatı kırmayı hedefliyor; ancak tabanda karşılık bulmuyor.
 
SİYASAL TAKTİKTEN TARİHSEL VE JEOPOLİTİK ZORUNLULUĞA
 
Bölgesel ölçekte yaşanan bu derin kuşatılmışlık, Türkiye içinde yürütülen "iç cepheyi tahkim etme", iç birliktelik sağlama ve yeni bir siyasal süreç başlatma arayışlarının arka planındaki temel itici gücü oluşturuyor. Bu hamle, iktidar blokunun basit bir taktik manevrası veya günü kurtarmaya dönük bir seçim stratejisi olmanın çok ötesinde; doğrudan jeopolitik ve yapısal bir zorunluluk olarak şekilleniyor.
 
* Bölgesel İzolasyon ve Kuşatılmışlık: İsrail’in Suriye derinliklerine uzanan saldırganlığı, güney sınırlarında Türkiye’nin manevra alanını neredeyse tamamen sıfırlamış durumda. Dışarıda müttefiksiz kalan ve askeri yayılması doğrudan hedef haline gelen bir devlet aklının, içerideki gerilimleri sürdürmesi artık sürdürülebilir bir strateji olmaktan çıktı.
 
* Kürt Realitesiyle Yüzleşme Zorunluluğu: Ankara’nın hem iç siyasette hem de sınır ötesinde sürdürdüğü çatışmacı ve güvenlikçi paradigmanın sahadaki iflası, bölgesel Kürt dinamikleriyle çatışarak değil, ancak barışçıl ve uzlaşmacı bir denge kurarak var olunabileceğini gösteriyor. Rojava ve Türkiye Kürtleri ile kalıcı bir barış ve toplumsal uzlaşı inşa edilmeden, sınır ötesinden gelen jeopolitik sarsıntılara karşı durulması mümkün görünmüyor.
 
* Toplumsal Direnç ve İç Barış Mecburiyeti: Bölgesel bir savaş girdabının sınır boylarına dayandığı bir konjonktürde, iç dinamiklerini çatışma, kutuplaşma ve inkar siyasetiyle tüketen bir yapının dış tehditlere karşı ayakta kalamayacağı gerçeği netleşti. Bu çerçevede "iç cephenin güçlendirilmesi", devlet mekanizması açısından ertelenemez bir jeopolitik varoluş refleksine dönüşmüş durumda.
 
Suriye sahasında askeri noktalarını koruyamaz hale gelen, üslerini sınır hattına tahliye eden ve İsrail ile dolaylı bir çatışmanın hedefi konumuna düşen Ankara için; içeride demokratik bir uzlaşıya yönelmek ve Kürt meselesinde barışçıl zemini inşa etmek artık tercihe bağlı bir politika değil, tarihsel ve yapısal bir hayatta kalma zorunluluğudur.
 
MA / E. Pejder Altan