Halep'te 'yönetilen kaos' ve modernitenin krizi

Paylaş:

AMED - Halep, yalnızca Suriye'nin değil, aynı zamanda Ortadoğu'daki yapısal krizlerin ve "yönetilen kaos" stratejilerinin de en çarpıcı yansımalarından biridir. Kentte yaşananlar, devletçi modernitenin kriz üretme kapasitesini ve demokratik modernitenin alternatif toplumsal örgütlenme potansiyelini gösteren bir uyarı niteliğindedir.

Halep, yalnızca Suriye'nin değil, aynı zamanda kapitalist modernitenin Ortadoğu'daki yapısal krizinin en çarpıcı göstergesidir. Kentte yaşananlar, diplomasinin geri çekilmeye zorlandığı ya da göz ardı edildiği anlarda üretilen "sahte zafer" söylemlerinin, sahadaki gerçekliği nasıl çarpıttığını açıkça ortaya koyuyor. Son günlerde Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê üzerinden yürütülen tartışmalar, askeri bir "kırılmadan" çok, uluslararası ve bölgesel çıkar dengelerinin sahadaki yansıması niteliğindedir. Buna rağmen süreç, kimi güç odaklarınca "sahte zafer" ve "fetih" söylemleriyle sunularak ideolojik bir propaganda aracına dönüştürülüyor. Ayrıca bu tablo, Suriye'de savaşın, yönetilen ve söylem üzerinden sürdürülen yeni bir çatışma rejimine evrildiğini de gösteriyor. Ve Halep, bu savaş biçiminin de en görünür sahnelerinden biri hâline gelmiş durumda.
 
OLAN NE, OLMAYAN NE?
 
Tarihsel olarak Halep, Ortadoğu'nun demokratik toplum potansiyelini bünyesinde barındıran nadir kentlerden biridir. Yüzyıllar boyunca Kürtler, Araplar, Ermeniler, Süryaniler, Türkmenler ve farklı inanç topluluklarının bir arada yaşadığı, Ortadoğu'nun en köklü kozmopolit kentlerinden biri olarak şekillendi. Ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan kent, yalnızca ekonomik bir merkez değil, aynı zamanda çok kültürlü toplumsal yapısı ve birlikte yaşam pratiğiyle, devlet öncesi ve devlet dışı toplumsal örgütlenme biçimi ile tarihsel bir ortak yaşam modelinin izlerini hala taşımaktadır. Ancak ulus-devletin Suriye'de inşa süreciyle birlikte kent, bu çoğulcu karakterinden koparılmaya çalışıldı. Bugün Halep'te yaşanan gelişmeler ise bu tarihsel kimliğin hedef alındığını ve kentin çoğulcu dokusunun ağır bir baskı altında olduğunu ortaya koyuyor.
 
Bu dönüşümle birlikte, merkeziyetçi, tekçi ve güvenlikçi devlet anlayışı, Halep'i bir toplumsal yaşam alanı olarak değil, denetim altına alınması gereken stratejik bir merkez olarak ele aldı. Bu yaklaşım, kentin toplumsal dokusunu parçalamaya çalışarak, kronik bir siyasal krizi kalıcı hale getirmeye çalıştı. 2011 sonrası iç savaşla birlikte Halep'in hızla bir savaş alanına dönüşmesi de bu tarihsel zeminden bağımsız değildir. Kapitalist-devletçi modernitenin bastırdığı çelişkiler, küresel ve bölgesel müdahalelerle birleşerek patlak verdi.
 
Bu tarihsel ve siyasal arka planın bugüne yansıması olarak, bugün Halep'te yaşananlar, yalnızca Suriye iç savaşının bir parçası değil, aynı zamanda geleneksel toplumu yıkmaya çalışan kapitalist modernitenin Ortadoğu'daki yapısal krizinin güncel tezahürlerinden de biridir. Sahadaki gelişmeler çoğu zaman askeri bir çatışma gibi sunulsa da, aksine belirleyici olan yerel aktörlerden çok küresel ve bölgesel güçler arasında kurulan çıkar dengeleridir. Bu dengeler halkların iradesini değil, güvenlik ve nüfuz alanlarını merkeze alıyor.
 
MODERNİTE VE DENGE REJİMİ
 
Tam da bu nedenle, bugün Halep'te belirleyici olmaya çalışan güç/güçler, yerel dinamiklerden çok kapitalist modernitenin kurduğu uluslararası denge rejimidir. Oysa ABD, İngiltere ve İsrail ekseninde şekillendirilmeye çalışılan bu sistem, Ortadoğu'da ne gerçek bir barışı ne de topyekûn bir savaşı hedefliyor. Amaç, sadece krizleri yönetmek, çatışmaları kontrollü biçimde sürdürmek ve bölgeyi sürekli müdahaleye açık tutmaktır.
 
Bu çerçevede, yerel aktörler, toplumsal köklerinden koparıtılarak küresel stratejilerin "taşeron unsurlarına" dönüştürülmeye çalışılıyor. Halkların öz iradesi sistematik biçimde devre dışı bırakılıyor. Sonuç ise savaşın bitmesi değil, kalıcı bir kriz rejiminin sürdürülmesi oluyor. Halep, bu "yönetilen kaos" düzeninin somut karşılığıdır.
 
ŞÊXMEQSÛD VE EŞREFİYÊ GERÇEĞİ
 
Bu genel stratejik tablonun sahadaki yansıması olarak, Kürt yoğunluklu Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd mahalleleri üzerinden üretilen anlatılar ise, devletçi modernitenin propaganda yöntemlerini açıkça ortaya koyuyor. Zira bu bölgeler, hiçbir dönemde mutlak askeri denetimin kurulduğu alanlar olmadı. Nitekim hatırlanacağı üzere, daha önce uluslararası bir anlaşma çerçevesinde QSD'nin bu mahallelerden çekildiği de kamuoyunun malumudur. "Sahte zafer" arayışı içinde olan Ankara–Şam hattı ise, mahallelerde fiilen QSD bulunmamasına rağmen, bu alanlardan QSD'nin çıkarıldığı ve yenilgiye uğratıldığı yönünde bir algı üretmeye çalışıyor. Böylece yaşananlar, kamuoyuna "fetih" ya da "yenilgi" söylemleriyle sunulurken, sahada karşılığı olmayan bir "askeri başarı" da söylem yoluyla gerçekmiş gibi inşa edilmeye çalışılıyor. 
 
Oysa burada asıl sorun, gücün yalnızca askeri kapasiteyle tanımlanmasıdır. Oysa askeri güç, demokratik siyaset, toplumsal örgütlenme ve ahlaki meşruiyetle tam anlamıyla tanımlanmayıp desteklenmediği sürece, kolaylıkla karşı-hegemonik propagandanın malzemesi hâline gelebiliyor. Halep'te yaşananların da diplomasinin ve siyasal aklın geri çekildiği her durumda, devletçi güçlerin "sahte zaferler" üreterek alan kazanmaya çalışıldığını gösteriyor.
 
HALEP BİR UYARIDIR
 
Tüm bu gelişmelerin ortaya koyduğu üzere, Halep'te yaşananlar, devletçi modernitenin Ortadoğu'ya "barış" ve "istikrar" getirme kapasitesinin olmadığını bir kez daha gösteriyor. Zira kente saldıran merkeziyetçi ulus-devlet modeli, farklılıkları bastırarak ve toplumu militarize ederek ayakta kalmaya çalışırken, buna karşılık yaşam alanlarını savunan demokratik modernite ise, çözümü sınırlar ve askeri üstünlükte değil, toplumsal örgütlülükte, yerel demokraside ve halkların birlikte yaşam iradesinde arıyor.
 
Özcesi Halep, yalnızca Suriye'nin değil, kapitalist modernitenin Ortadoğu'daki krizinin tezahürüdür. Bu şehir ya ajandasında "istikrar" getirme kapasitesinin olmadığı baskıcı-devletçi modernitenin "yönetilen kaosunun" simgesi olarak kalacak ya da toplumsal örgütlülükte, yerel demokraside ve halkların birlikte yaşam iradesi ve halklara dayalı demokratik modernitenin çözüm ufkunun yeniden inşa edildiği bir merkez hâline gelecek. Ve öyle görünüyor ki bu tercih, yalnızca Halep'in değil, bütün bölgenin geleceğini belirleyecek.
 
MA / Rêdûr Dîcle